Bu Blogda Ara

Biz Müslümanlar

Bugün bir konuda birkaç kelam etmek istiyorum.

Açık yüreklilikle söyleyeceğim ki biz Müslümanlar CAHİLİZ. Bu cehaletimiz nedeniyle sürekli aldatılıyoruz. Sonrasında boynumuzu büküp  "Kandırıldık" diyoruz. Böyle gidersek daha çok boyun büküp kandırılacağız.

Önceleri TV'nin hüküm sürdüğü coğrafyalarda artık Sosyal Medya hüküm sürüyor. Biri iyi mi gösterilecek methiyeler dizilip o kişi iyi gibi bizlere servis ediliyor. Birinin kötülenmesi mi isteniyor. Hemen eleştirilip kötü gösteriliyor.

Bizim burada hatamız yani bahsettiğimiz "cahillik" mevzumuz bizim önümüze servis edileni anında kabul etmek. Bir TV kanalı bir hocayı çıkarıyor sohbet

veriyor. Ay ne tatlı dilli, ah bak nasıl duygulu nasıl ağlıyor diye hemen bağrımıza basıyoruz. Sonra sosyal medyadan birileri çıkıyor bakın bu'su hatalı şu'su hatalı diyerek onu kınıyor. Bu defa biz onun tarafına geçiyor "Evet ya bunca zaman kandırıldık" diyoruz.

Kim bizi ne tarafa çekerse o tarafa ait oluyoruz. Neden? Çünkü biz dinimizi esas kaynağından değil, sosyal medyadan, TV den öğreniyoruz. Sorgulamak, düşünmek, araştırmak bizde yok. Oysa birçok ayeti kerime insanın düşünmesi gerektiğiden söz eder; "İnsan hiç akıl etmez mi?" der. 

Biz akıl etmeyince bize ne kadarını verirlerse o kadarını öğreniyor, her şeye tamam diyoruz. 

Biraz düşünelim. Bir TV kanalı bir hocayı dini sohbet amaçlı çıkarıyor. Ancak bir saat sonra gayriislami yayınlar yapıyor. Bunda amaç ne olabilir? Yalnızca reyting! Reyting! REYTİNG.

O kanalda islami açıdan her konu konuşulmuyor. Siz hiç tesettür konusunda sertçe bangır bangır uyaran bir hoca gördünüz mü? Hayır, çünkü hiçbir TV kanalı ona müsade etmez. Çünkü tepki alır reyting düşer.

Senin islami ahlakın bir TV Kanalının reytingine bağlı anlayacağın.

Bu yüzden TV den din öğrenilmez.

Gündem de hangi hoca var, popürelitesi kimin yüksek onu hoca diye getiriyorlar. Sen dinliyorsun. Fıkhi sorular soruyorsun, zannediyorsun herkes hoca. Ancak bakıyoruz. Hocamız tasavvufla ilgileniyor. Yani alim değil, fetva verme yetkisi yok. Ama zaten bu halkın önüne ne koysan yer hesabı "Hocamızla Ramazan sohbeti" adı altında sana sunuluyor.

Eee sende araştırma, inceleme, sorgulama.. 

Ee buyur afiyet olsun öyleyse..

Şunu diyeceksin. "Ee biz nereden bilelim hoca tasavvuf alanında çalışmalar yapmış, fıkıhta mı, siyerde mi?"

Çok haklısınız.. Bilemeyiz. Araştırmak lazım, diyelim araştıramıyoruz da o zaman hiç bilemeyiz. İşte burada yazının başına döneceğiz. Hocanın ne olduğunu anlamıyorsak bile konuşmalarını islami süzgeçten geçirmeliyiz. " Ya hu bu hoca böyle diyor da Peygamber (s.a.s) böyle emretmiyor bize" demeliyiz. Peki diyebiliyor muyuz? Hayır!!! Asla!!!

Neden? Çünkü biz kendi Peygamberimizi (s.a.s) tanımıyoruz ki.. Bize neyi emreder neyi yasaklar bilmiyoruz ki..

Zannediyoruz ki Peygamber (s.a.s)`ı tanımak doğum yılını, hicretini, çocuklarının ismini bilmek zannediyoruz. Müfredatta o kadarı var ya.. Sanki ötesini öğrenmeye gerek yok gibi..(!) 

Neyse..

Sözün özüne gelecek olursak, "Kandırılmak, aldatılmak istemiyorsak, inancımıza bizim aracılığımız ile hakaret edilmesini istemiyorsak. Dinimizi Kuran'ı Kerimden, Peygamberinden (s.a.s) Sahabesinden öğrenmeliyiz.

Aaaa yok yapamaz mıyız? Öyleyse başkasının rüzgarında savrulan birer yaprak olmaya mahkumuz.. Buyurun nereye esmek isterlerse oraya götürsünler bizi..



Niyetimiz ile Kimi Gücendiriyoruz?

Bugün biraz niyetlerimizden söz etmek istiyorum.. Samimiyetimizden, ihlasımızdan.. "Ameller niyetlere göredir.." dini inandığımız dinimiz..
Peki biz bu amellerimizde ne kadar samimiyiz?
Samimiyet olmazsa olmazdır. Rasulullah (sav) İslam adına dua ederken; "ya Rabbi islamı iki Ömer'den biri ile kuvvetlendir" diye dua eder. Bunlardan birisi Ömer bin Hattab yani dört halifenin ikincisi Hz. Ömer diğeri ise Ömer bin Hişam yani İslamın Firavunu Ebu Cehil'dir. Rasulullahın bu iki Ömer adına dua etmesinin sebebi ikisininde küfür de samimi oluşlarıdır. Öyle ki Abdullah bin Mesud, savaş meydanında yara almış, ölüm döşeğinde Ebu Cehilin başına gidip ayağını göğsüne koyunca, son nefesini vermekte olan Ebu cehil inkarına sıkı sıkıya tutunuyor. İbni Mesud'a "Dünyadaki en yüksek ve yalçın yere çıktın" der. Ve hemen akabinde Savaşı kazananı sorar. Küfrün kazanmasını diler, ölürken bile inandığı şuuru yitirmez. İşte Rasullullah bu yüzden küfründe samimi olanın imanında samimi olacağını bildiği için Allahtan böyle bir niyaz da bulunur.
Ebu Cehilin halini düşünüyorum da bu zamanında da birçok Ebu Cehil var. Peki biz bu Ebu Cehillerin karşısında imanımıza ne kadar bağlıyız, inancımızı sıkı sıkıya tutuyor muyuz?
Tutmalıyız, tutmak zorundayız. Ancak bakıyorum. Binbir kılıfa sığdırmaya çalıştığımız bir inancımız var. Allah bizleri affetsin. O incinmesin, bu gücenmesin diye oraya buraya çekiştirmeye çalıştığımız ancak gücenenlere yetiştireceğiz diye kendimize yetiremediğimiz bir imanımız var.. Haksız mıyım? Oturup birlikte düşünelim.

Teslimiyet o kadar noksan ki bu noksanlık samimiyetimize
zeval getiriyor. Misal Oruç tutacağız. Ya hu Allah emrediyor ötesi yok. Bitti. Allah emreder, kulu yapar. Bunu diyemiyoruz.
Ay Oruç şöyle sağlıklı, böyle toksin atıyor diyoruz.
Sürekli küfre karşı islamı bir süsleme çabamız var.
Yahut namaz kılıyoruz. Allah emretti bizim için konu kapandı demek yerine, Spor oluyor, insan günlük bu hareketleri yapmalı, zaten vücudunu hareket ettirmeli diyoruz.
Dönüp böyle şeyler tepki gösterince bilimden kaçıyor oluyoruz.
Bilim diye diye bizi uyutuyorlar. Biz şunu demeliyiz diye düşünüyorum. "Bu Allah'ın emridir. Rabbi kulu için daima hayırlısını ister. Manevi kazancın yanı sıra maddi bir kazancıda elbette vardır. Ancak esas olan Allah emrettiği için ibadet etmektir." işte bunu diyemiyoruz.
Söyledim ya sürekli küfre hatta daha acısı mümine karşı İslam'ı süsleme güzel gösterme çabasındayız. Belki bazılarımız bu şekilde hak yolu sevimli göreceğimiz kanısında olabilir. Ancak bir yaparken bin yıkıyoruz. Bu defa teslimiyeti noksanlaştırıp samimiyetimize zeval getiriyoruz. Ve niyetlerimiz bozuluyor artık..

Hangi kitaplar da okuduk Sabahelerin böyle yaptığını, kılıflar oruçlar tuttuğunu, namazlar kıldığını..?
Durup çokça düşünmeliyiz.
Hadisi şerifler de bize;
 (kelime kelime ifade edemiyorum. Rabbim hatadan korusun ancak manasını vereceğim.) 
"Kulu, Rabbinin karşısına birçok hayırla çıkar ancak o hayırlardan hiçbiri ona fayda vermez." diyor. Neden o kadar hayır bir fayda sağlamaz düşündük mü? Çünkü Allah için değildir, başka gönülleri hoş etmek uğruna yapılan hayırlar Allah rızasını kaybetmiştir bu yüzden...
Biz hayırlarımızda, ibadetlerimiz de kimin rızasını gözetiyoruz?

Atladığımız bir konu daha var;
Unutmayalım ki mümin olan değil, ihlaslı ve hassas olan kalpler kazanacak.
Ve son bir "unutmayalım ki"yi daha düşmek istiyorum..
Biz de "Ameller niyetlere göredir."

Rabbim niyetlerimizi hak yola, samimiyetlerimizi ruhumuza nakşetsin..
Rabbim bizleri affeylesin..

Hazır Evdeyiz

Şu günlere dair ne de çok plan yapmıştık.. Düğünler, nişanlar, doğum günleri, mezuniyetler.. Hepsi bir toz bulutu gibi uçtu gitti ömür deryamızdan.. Ertelediğimiz her şeyin iptali ile yüreğimizi hüzün kapladı. Bir yanımız şükür, bir yanımız sabır ancak ufak bir yanımızda daima hüzne ait bu günlerde..
Yavaş yavaş her şeyin kıymetini anlıyoruz.. Ben en çok korkusuzca kucaklaşmayı özledim, dostlarla bir bardak çay içmeyi, bir parkta sessizce oturup çocuk çığlıkları dinlemeyi.. Ne de basit şeylerdi hayatımızda varlığı farkedilmeyen.. Ancak yokluğu o kadar belli ki her şeyin ve her sevginin..
Herkes bir şeyleri özlüyor, özlemimiz de kat be kat artmaya devam ediyor.. Ancak hayat bize güzel bir ders veriyor ve ufak şeylerle mutlu olabileceğimizi hatırlatıyor. Buna tutunup güzel günlerin varlığına inanıp devam etmeliyiz. Hazır hayat bize öğüt vermeye devam ederken bizde bugünler de kendimizi eğitip "ev hayatımızı" daha kaliteli hale getirebiliriz.
Çoğumuz artık evde sıkıldık, duvarların üstümüze gelme aşamasını geçip artık duvarlarla konuşmaya başladık. Ancak gün ne kadar boşsa o kadar ağır geçtiğini unutmamız gerek. O halde bize düşen bu kocaman vakti bereketlendirip kıymetlendirmektir.
Misal ben her günüme program yaparım. Kendime ödevler veririm. Ödev vermediğim gün geçmez, takvim bitmez, saat işlemez olur.. Bir zulüm sanki.. Bu yüzden her günümün programlar ve ödevlendirirm..
Size de birkaç örnek vereceğim..
Öncelikle sorumluluklarımızı ve keyif aldığımız alanları belirlemeliyiz.
Benim bir sorumluluğum var "Kpss" bu nedenle günümün yarısına ona diğer yarısını da keyif aldığım her şeye ayırıyorum. Ne tamamen sorumluluklarımızı terk edip keyifli vakit geçirmeliyiz ne de tamamen sorumluluklarımıza yüklenip ruhsal olarak kendimizi yıpratmalıyız. Unutmayın bu günler geçtiğinde sorumluluklarımız kapımızı çalacak ve   ruhsal olarak sağlıklı olmaya ihtiyacımız olacak. Bu sebeple kendimize iyi gelmeliyiz.
Şimdi programımıza geçelim..
Günümüzün ilk saatleri sorumluluklarımıza ait olmalı, çünkü güne yeni başlamış ve henüz zihnimiz aktif, canımız da sıkılmamış oluyor. Ben günün ilk yarısını Kpss ye ayırıyorum. Kendimi çok sıkmayacak şekilde ödevler veriyorum. Sizde öğrenci iseniz okul derslerinize ayırabilirsiniz bu vaktinizi. Size acizane tavsiyem canınız sıkıldığı an ders çalışmayı bırakın, kendinizi motive edip tekrar devam edin. Çünkü motivasyonunuz yoksa algılarımız kapalı oluyor, çalıştığımız dersi anladığımızı zannedip kendimizi kandırıyoruz. Unutmayın ki çok çalışmak değil, verimli çalışmak evladır.
Günün ilk yarısında sorumluluklarımızı yerine getirdikten sonra ikinci yarısı için harekete geçebiliriz.
Ben ikinci yarısı için hem keyif aldığım hemde kişisel gelişimime katkı sağlayabileceğini düşündüğüm faaliyetlerde bulunuyorum.. Her gün yahut iki gün de bir kitap bitirmeye gayret ediyorum. Çünkü kitap okumak beni dinlendiriyor. Daha sonra ilmihal okuması, Kur'an-ı Kerim okuması yapıyorum. Sonra her gün bir sahabe hayatı ile tanışıyorum. Sizler de İslami ilim açısından kendinizi geliştirmek isterseniz, tefsir okumaları, riyazüssalihin okumaları, sure ezberleri, meal okumaları yahut adab kitapları okumalarını ek olarak yapabilirsiniz. Siyer yahut İslam tarihi kitapları da tercih edebilirsiniz.
Bunun ardından kişisel gelişime dair pdf kitaplar bulabilir, belgesel yahut bilim-kurgu filmleri izleyebilirsiniz.
Daha sonra eğlenmek için arkadaşlarınızla online oyunlara gidebilir, yahut yeteneğiniz varsa çizim yapabilirsiniz. Size tavsiyem şu günlerde bir hobi edinmeniz. Ben boyama ve kaligrafi yaparak bu alanlarda kendimi geliştirmeye çalışarak eğleniyorum. Sizlerde böyle hobiler az malzemeli ancak bol zaman isteyen etkinlikler yapabilirsiniz. Puzzle yapabilir hatta örgü örebilirsiniz. Muazzam bir terapi. İnsan bazen "şu kalabalık zihnim keşke boşalsa" der ya. Işte o zihni örgü ile boşaltabilirsiniz. 😇
Yahut yemek tarifi birçok tatlı tarifi öğrenebiliriz. Yeni tariflerle bu süreç sonunda arkadaşlarımızı davet edip onlara bir ziyafet hazırlayabiliriz :)
Sonra en önemlisi şu günlerde dil gelişimimize katkı sağlamak. Ben biraz Arapça ancak çokça İngilizce gelişimim için faaliyetler yapıyorum.
Telefonunuza bir uygulama indirebilir, günlük ödevleriniz ile kelime dağarcığınızı genişletebilirsiniz. "Busuu ve Duolingo" Benim kullandığım uygulamalar arasında..
İnanın dil öğrenmek zaman istiyor bizim de şu süreçte zamandan bol neyimiz var. Üstelik unutmayın ki ikinci bir dil öğrenmek Peygamber (a.s)'ın tavsiyesidir..
Hayatımızdaki fazlalıklarımızdan kurtulabiliriz mesela. Fazla kıyafet, fazla takı, fazla eşya hepsini ayırabiliriz. Kutulayıp bağışlayabilir yahut geri dönüşüme atabiliriz.
Ben bütün bunları yaptığım zaman akşam saat 21:00 oluyor. Ancak programıma başlama saatim en erken 12:00 olduğunu söylemeden edemeyeceğim. 🙈 Işte saat 21:00 olduğu zaman çayımı elime alıp ailemle vakit geçiriyorum. Bu süreç kendimizin ve çevremizin motivasyonu çok önemli.. Hazır herkes evdeyken birbirimizle vakit geçirmeliyiz. Şu dünya düzeninde, yaşam mücadelesi bize öylesine esir almıştı ki aile bireylerimizi unutur olduk.. Sonra da o 80'ler 90'larda ki aile saadetlerini hatırlayıp iç çekip durmuştuk. İşte zaman bize izin verdi. Sebebi zamanda arama sebep sensin dedi.. Bizler için hazır bu fırsat varken ailemizle doyasıya vakit geçirmeliyiz. 😇
Böyle her günümüze bir program yaptığımızda hem günlerimiz güzelleşecek hemde vakit öldürmek yerine kıymetlendirmiş olacağız. Ancak ben bu programımdan çevremdeki birkaç kişiye bahsettiğimde ilk gün büyük bir hevesle başlayıp diğer günler yapamadığını duydum. Bunun sebebi çok açık.. Bizler ödevlerin ve sorumluluklarımızın sürekli kendimize hatırlatılmasını isteriz.
Bu yüzden program yaptığımız zaman ilk kaide bunu bir defterimize yazmak.. Her ödevimizin bitiminde ise kenarına tik ✅, artı ➕, atabiliriz. 
Ben kalp atmayı seviyorum. Daha cicili bicili duruyor :)


Böyle yaparsak ödev bitirdikçe diğerini de bitirmek isteyeceğiz, böylece bütün ödevlerimiz ve günümüz tamamlanmış olacak.
~
Bu günlerde kendimize ve çevremize iyi gelmeliyiz. Bu süreçte birbirimizi motive etmek, ayağa kaldırmak çok mühim.
Günlerce kayıplarımız olacak umarım bir an önce biter bu süreç. Ancak biz tedbirimizi alıp duamıza sığınıp tedirgin olmadan telaşa kapılmadan yaşamaya devam edeceğiz. Kendinizi inandırın.. Düşünün ki geçmişte ne güzel günler yaşadık. O güzel günlerin elbette bir devamı olacak..
İnşaAllah güzel günler göreceğiz hep birlikte..
Bu günlerde dinledikçe beni hatırlayacağınız bir şarkı sizlere hediye bırakıyorum..

" Cem Karaca ~ Bu son olsun "

Aaa bu arada benim için bir yorum, bir umut tanesi bırakarak beni mutlu etmek istemez misin?

Kötüler Daima Kazanacak


Hey iyi insanlar,
Toplanın size hayatın gerçeklerinden söz edeceğim.
İyilik yolunun mücadeleci ruhları size gerçekleri aşikar edeceğim…
Bütün sahteliğe, bunca adaletsizliğe, eşitsizliğe, zulme ve art niyetin şen şakrak sürdüğü yaşama inat; bütün benliğinde iyiliğin pençesine takılmış, güzellik tufanı ile bir o yana bir bu yana esen rüzgarın önünde savrulan iyi niyet yaprakları, adaletin sancaktarları biliniz ki; yorulacağız, sömürüleceğiz, yeri gelecek kahredileceğiz.. Çünkü kötülerin en önemli silahı iyileri yok etmek değil kahretmek, eritmek ve sindirmektir.
İyiler demekte entresan geliyor bazen çünkü iyi değiliz hiçbirimiz ancak bazılarımız bu yola ömrünü vermiş.. İyi olma gayretinde ilerliyor.
Ayakta alkışlarcasına sizler için sıralıyorum kelamlarımı. Siz iyilik yolunun yolcuları yolunuz daima art niyetin, hasedin, şeytan emsallerinin, çamurlarına, dikenlere çıkacak.. Ayaklarınızı bir bir kanatacak kötülük denilen illet.. Ve unutmayın kötüler daima kazanacak.. Çünkü onların kazançtan anladıkları ile sizin anladıklarınız bambaşka. Maddi kazançlar daima onların olacak.. Bizler kaybedenler olsak bile "iyi olarak kaybetmenin" davasını güdeceğiz.
Ancak siz, yani iyiler esas kazancın bilincinde olanlar ertelenmiş bir zafer alacaksınız. Kabul görmeyeceğiz hiçbir tarafta.. Yanlış yapmakla, ahmaklıkla yaftalanacağız.. Hakikatin idrakına varamamış acizler için iyilik daima ahmaklıktır..
Bu yüzden sen yolundan vazgeçme dikenlerle, çamurlarla bata çıka da yürüsende o yolu terketme..
Asla Pes Etme!
Bu dünya olanlara kalacak ancak iyilere baki hayat sunulur.. Onlar kötülüğün ardından koşsa da, sen adım adım yahut zerre zerre ve damla damla ilerle iyiliğin ardında..
Bize düşen iyi kalmaktır, güzel hatırlanmak..
Ve vazgeçmemektir..
Canını yakacaklar, sakın ola ki bittim deme..
Ne kadar zorlukla karşılaşsan da durmayı aklından geçirme.
Unutma ki taşlanmak bizde Peygamber (sav) sünnetidir..

Varlığın ve Yokluğun Anlamı

Bazen insanlardan buz gibi soğuyup kendi kabuğumuza çekilmek istiyoruz.. Bazı yalanlar aldatmacalar bizi insanlardan bir nebze uzaklaştırıyor. Sanki insanlar olmadan bir başına yaşamak huzur kapılarını açacak gibi geliyor... Bir kere daha insanların maskelerini düşürüp gerçeklerle yüzleşmektense her şeyden ve herkesten uzak kalmayı istiyor.. Ancak insan durup düşündüğünde yaşamak için insanlara hasret olduğunu anlıyor.. Hele de kişinin canıma can dediği sevdiği insanlar olunca yaşamak daha anlamlı ve daha tatlı gelmeye başlıyor. Çünkü insan yalnızken var olamaz..
Düşünsene yalnızken ne varlığı ne yokluğu paylaşıyor. Karnı doyuyorsa gerisinin endişesine düşmüyor. Ancak kendinden öte birini daha düşünüyor olmak varlığı ve yokluğu aşikar ediyor. Paylaşmak hissiyatının ne kadar mühim bir iç huzur olduğunu anlıyor. Ve aynı zamanda yokluğun endişesini farkediyor. Yoklukta da kuru ekmeği bölüşmenin tadı, bir kase çorbanın sıcağı doyuruyor insanı..
Zamanın ve mekanın da kıymeti artıyor..
Ben yalnızken zamanı kontrol etmiyorum, çünkü saatlere ve takvimlere ihtiyacım olmuyor.. Mekanlardan bihaber oluyorum. Nereye gittiğimin ve nerede olduğumun bir önemi olmuyor çünkü.. Aslında bakarsan sevdiğim insanların yanında da mekanların bir önemi olmuyor.. Beraber olmak, can şenliği bulmak, sohbete doymak yetiyor.. Bir park köşesi yahut yolda yürürken hatta bir otobüs durağında bile dünyalara değişilmeyecek vakitler geçirebiliyor insan..
Ancak takvimler.. Takvimler yalnızken değişmiyor, zaman akmıyor yahut akmasının bir anlamı olmuyor..
Zarifoğlu diyor ya; "Bazen var'ı anlarsın yok ile" diye, işte mesele tam da bu; insanda, insana olan ihtiyacını yokluğunu istediğinde anlıyor..
Ah insan!
Hayatın tadı aslında.
Kimi zaman cana can kimi zaman da yara..
Ancak yine de insanlar var olsun.. İyi insanlar ve bize iyi gelen insanlar.. Her şeyin tadına vardıran insanlar.. Günleri güzelleştiren, takvimleri neşelendiren insanlar..
Geçip giden günlerimize dönüp baktığımız da "Ah.. Ne de güzel günlerdi" diye iç çektiren insanlar hep var olsun. Öyle değil mi?
Sana böyle güzellikler yaşatan insanlar varsa çok şanslısınız demektir..
Bana sorarsan 😇 Ben de çok şanslıyım 🍀

Dipbirnot: Sana güzellikler yaşatan bir arkadaşına bu yazıyı hediye edebilirsin.. Sana insanlığı sevdiren insana.. 


İçimi döküyorum, Girsene içeri


Sevgili Okurum,
Sana ne denli hitap edeceğimi bilmediğim için bu şekilde hitap ettim. Çünkü samimi olsun istedim. Ancak sana “Okurum” diye hitap etmenin beni “Yazar” yapmadığının bilincindeyim. Yalnızca “Okur” isminin sana yakışacağını düşündüm. Bu sayfada şuan vaktini bu kelamlara ayırıyorsan sen benim için özel ve kıymetlisin demektir. Zira bu devir de okur olmak büyük maharet istiyor.

Nasılsın Okurum? Uzun zamandır buralarda değilim. Sanıyorum ki birkaç kelam edecek kadar içim dolmadı. Hazır bugün dolmuşken gönül penceremden bakmanı istedim. Haydi gel içeri, sana açıyorum içimi…

Bugün hayattan söz edeceğim.. Hayatımızdan.. Düşe kalka yaşayıp gittiğimiz ömrümüzden.. Zaten düşüp kalkmasak nasıl tat alacağız bu yaşantıdan değil mi?
Hayat hiçbir zaman tek düze gitmez. Bize zorluklar onunla birlikte kolaylıklar, gözyaşları ve beraberinde tebessümler sunuyor. Belki de budur  hayatın esas felsefesi ne dersin?

Ben bazen hayatımda yakaladığım zorluklar karşısında durup düşünüyorum.  Acaba bu bir imtihan mı yoksa ceza mı diye… Bazılarımıza yaşadığımız zorlukların ceza olduğu bazılarımızı da tam aksi olarak hepsinin birer imtihan olduğu söylendi. Bana sorarsan yaşadığımız zorluklar kimi zaman birer ceza kimi zamanda birer imtihandır.. Bunun ceza mı imtihan mı olduğunu ancak kişinin kendisi bilebilir. Zira dışarıdan gözlemlenemez. Tabi bilmenin yanı sıra bunu kavramakta gerekir.

Oturup düşünüyor muyuz acaba?.. Misal bugün düştük dizlerimiz kanadı, belki bir dakika sonra bize çarpacak olan arabadan kurtulduk.. Böyle düşüncelere sahip olmak ne hoş, ne huzur verici değil mi? İnsana her daim şükretme yolu açıyor.. Ancak şahsımca insan biraz düşünme yönünü hafif sola kaydırmalı. Şimdi sana söyleyeceklerimi kesinlikle şükretmeyi bırakmalıyız olarak algılamanı istemiyorum. Bu beni oldukça üzer. Yalnızca hayattan ders çıkarmak adına birkaç noktayı sunmak istiyorum.

Tabi ki bir musibet gördüğümüzde daha büyüğünden kurtulduğumuzun inancı ile yaşamak muazzam ancak acaba bunlar bizler için birer ders mi diye düşünmekte bizi bir nebze başka musibetlerden koruyabilir mi? Ne dersin?...
Hayat inişli çıkışlı demiştik esasında insanda öyledir. Duyguları inişli çıkışlıdır. Bazen şen kahkahalarımızla insanları mutlu etme çabamızla yaşarken; gün olur nefsimize yenik düşüp hırslarımızın, arzularımızın esiri olabiliyoruz. Bir yarış uğrunda kalpler kırabiliyoruz. Belki de yaşadığımız aksilikler birilerine borçlu olduğumuzun bir işaretidir..

Çok istediğimiz bir şeyi elde edememek, en çok gitmek istediğimiz seyahati ertelemek zorunda kalmak yahut yolda kalmak, mevsimimizin kış olması belki de kırdığımız bir kalbin çatırtısı-dır. Çünkü unutma ki; hayatımız adalet üzerine kuruldu ve bizde bunun farkında olmadığımız için bizlere gönderilmiş olanların birer adalet işareti olduğunu anlamadan bakıp bakıp duruyor, uslanmıyoruz.

Peki hiç düşündük mü?
Belki bir özrümüzü bekleyen yüreğin hüznü Hak Teala’ya ulaşıyor; sonra bizlere ilahi bir hatırlatma geliyor. Sonrası bizler birbirimizden bihaber yaşayıp gidiyoruz.

Sence hiç denedik mi?
Bir hırs uğruna kırdığımız bir gönlü yapıp hayatımıza devam etmeyi? Sanırım denemedik ve bundan yitiriyoruz benliğimizi..
Şükürlerle süslenmiş hayata gönüller yapan bir hayat, af dilemesini bilen bir hayat eklememizin sence de artık vakti gelmedi mi?
Öyleyse ne duruyoruz. Gururlar bugün bir adım ötemizde dursun. Gönüller yapma uğruna özürler dile gelsin.. Ne dersin?

Kıymetli Okurum,
Sözü daha fazla uzatmadan sana şunu söylemek istiyorum ki; yaptığımız yahut yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmaz.
Unutma ki Allah en adil olandır..




Dipbirnot: Madem buraya kadar okuyup o kıymetli vaktini bana ayırdın. Benden sana ufak bir hatıra.. Bu şarkıyı sana hediye ediyorum. Dinledikçe bugünü hatırlayalım…

"Hatıran Burada.."

Senin varlığını hissetmem için bana bir yorum bırakmaya ne dersin? 😉

Boynumuzun Borcu Bosna


“Yüreklerin zarif acısı Bosna… 
Gecenin bir vakti, kelimeler içimde daha fazla kalamadı. Ve seni anlatabilme cüretine kalkıştım.. Ah Bosna, terkedilmişsin sen.. Yalnızlığınla dünyanın sert rüzgarına kapılmışsın. Bir başına göğüslemişsin koca yaraları, yalanları… Sen tekliğin ile dimdik kalmışsın ayakta.. Sana karşı olanlar merhamet yağmurundan kaçmışlar da sana dair bir damla gözyaşı bırakamamışlar.. Ne desem ki benim yaralı yüreğim sensin, Sen masumsun ve mazlumsun Bosna…”

Kıymetli Okuyan, umarım bugün buraya yazacaklarım sana yüreğimde yaşayan Bosna’yı, yüreğimin en kanayan yerinden çıkan kelimelerle ulaşılır.. Umarım hissettiklerimi hissettirebilir, yaşadıklarımı yaşatabilirim sana…

Çok yıllar önce bir kitap vesilesi ile tanıştım Bosna ile.. Boşnak bir kadının hayatını anlatıyordu.. Kimine göre adının savaş olduğu ancak şahsımca 90’ların göbeğinde yapılan bir soykırımda geçen bir hayat hikayesiydi.. O zamanlar için gözyaşı döktüm ve bir gün kavuşmayı hayal ederek bir Bosna’ya dair sevda ateşi yaktım yüreğimin bir köşeciğine.. Nasıl oldu bilmiyorum. Hiçbir umudum yokken nasip çaldı kapımı… O (c.c) isterse ne imkansızlık ne umutsuzluk kalırdı.. Bir kısmettir tuttu elimden götürdü beni hayalini dahi kurarken gözyaşlarımı göz hanemde koruyamadığım Bosna’ya…
Ülkeye girdiğimde kalbimin sanki duracakmış gibi çarpıntısı, nefeslerimde kesilecek hızlılık kendime hakim olamıyordum.. Her köşesine bakmalıydım.. Taşına , toprağına dokunmalı; herbirini hafızama nakşetmeliydim.. Çünkü Bosna, sessizliğiydi insanlığın, Kudüs’ü idi Avrupa’nın…

90’ların en güzel yıllarında bir gün bir ses ile irkilir Bosna.. Bir saldırı, savaş, bir katliamın habercisi ile.. Sebep?.. Ah o sebep.. Boşnaklık, Türklük, Müslümanlık, İslam, Osmanlı, korku, nefret; işte bütün sebep bu..
Acıma duygusunun yok sayıldığı, merhametten ve vicdandan uzak, insanların bütün sessizliği ile insanlığın hiçe sayıldığı yıllara merhaba dedi Bosna… 
Bombalar yağarken şehre, konumlar belirlenmişti… Başlangıç için iletişim kesmek adına Elektrik, televizyon binası, postane ve doğum evi vuruldu.. Doğum evi vuracak kadar ince ince düşünülmüştü bu savaş.. Aslında savaş dememeye buradan başlayabiliriz. Bir ülkenin doğum evi vuruluyorsa soyu kesilsin isteniyordur.. Buna da savaştan ziyade soykırım denir.. Doğumevi yetmemiş olacak ki huzurevine saldırı düzenlenir.. Bunu öğrendiğim zaman “nasıl ya? Neden? Neden? Neden?” soruları beynimi kemirdi durdu.. Aklım yetersiz kalıyordu.. Ömrünün son demini yaşayan, yaşamak için başkalarının bakımına muhtaç olanlardan ne istemişlerdi ki?... Gerçi çocukları, hatta daha doğmamış çocukları, kadınları, hamile kadınları katledenleri düşündükçe, yapılanları öğrendikçe daha masumca(!) geliyordu… Düşünün daha masumca olan bu ise neler yapılmıştı.. Ayrıntısı ile anlatacak gücümü kendimde bulacağıma dair şüphelerim var bu yüzden olayın bizzat müşahidi dönemin Cumhurbaşkanı Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in mektubunu yazımın sonuna bırakacağım.. Detayları ondan dinleyebilirsin… Bütün açıklığı ile bu çirkin katliamı gün yüzüne çıkarıyor o mektup.. Şayet daha önce dinlemediysen şuan bu yazıyı yarıda bırakıp mektuba koşmalısın sonrasında dilersen devam edebilirsin. (https://www.youtube.com/watch?v=52oUp4Zqxss)

Günde 330 bomba düşen şehirde hala savaşın izleri hakim.. Çünkü Bosna unutmak istemiyor ancak savaşın unutulmasını isteyenler var. Bu yüzden okullarda bu savaştan bahsetmek yasak..  

Kazananın olmadığı bu savaştan önce Bosna, Türkiye’den yıl 40 yıl ilerideyken şu zamanda 20 yıl geride.. Bu duvarları böyle bırakmanın nedeni savaşın izleri silinmemesinin yanı sıra tadilat için maddi imkansızlıklarda var..


Tabi ki Türkiye’den birçok yardım gitmiş. Bunlar bir tanesi de bu tramvay.. Saraybosna belediyesi ile Konya belediyesi kardeş belediye, bu nedenle Konya bu tramvayı Saraybosna’ya hediye ediyor. 

Ancak bu tramvayı günde yalnızca iki defa görebilme şansınız var. Çünkü Boşnaklar, Türkleri o kadar çok seviyorlar, öyle vefalılar ki; bu tramvayı yıpratmamak belki eskitmemek adına yalnızca işe gidiş ve çıkış saatlerin hafta içi kullanıyorlar.

 
   






Böyle ince ruhlu insanlardan ne istemişler?...

Silahsız halka saldırırlarken acımasızca, halk su borularından silahlar yapıyor kendini savunmak adına.. Çok mazlum ve mahzun bırakılmış Bosna.. Aç, susuz ve kimsesiz.. Dağlar içindeki şehrin dağlarına yerleşen düşmanlar, nefes alan bir tek canlı bırakmamak adına sözleşmişler belli ki…
Kendileri savunmak için yaptıkları silahlarla kiliselere dokunmayan Boşnaklara karşı, 650 camiyi yakıp yıkan düşmanları var..

   

 Bu haçı görüyor musun? Mostar şehrinin en yüksek dağının tepesine kocaman yapılmış. Aslında savaşın bitmediğinin kanıtıdır bu… Müslümanlara başka bir saldırıdır aslında. Ancak cevabı öyle güzel vermiş ki Aliya İzzetbegoviç; “Ne kadar büyük haç yaparsanız yapın, başınızı göğe çevirdiğinizde gördüğünüz hilalimizi gölgeleyemeyeceksiniz..”







Saraybosna’da ve Mostar’da hiçbir çocuk parkına rastlamadık. Çünkü çocuk parkları yerine şehitlere bırakmış.. Hepsi şehitlik olarak kullanılmış…

Mostar köprüsü, Osmanlı’nın mirası.. Mimar Sinan’ın talebesi Boşnak Mimar Hayreddin tarafından yapılıyor. 99 Basamaklı yapılıyor ki Allah’ın isimleri hafızalarda kalsın. Her basamak bir zikir ile yapılan bu köprüyü önce 1992 de Sırplar vuruyor, yarısı direniyor köprünün, diğer yarısını yitirirken… Ancak 1993 yılında Hırvatlar tarafından vurularak tamamen yıkılıyor.. Söyledim ya Boşnaklar öyle vefalı ki tek tek o taşları çıkarıyor ve tekrar yapıyor köprüyü birebir aynısını.. Ancak bu defa 93 basamaklı olarak.. Basamakların bitiminde “Don’t Forget” yazısı çarpıyor insanın yüreğine yüreğine..


Dört bir yanı çevrili Saraybosna’ya geçtiğimizde acım iki katına çıktı.. Çünkü orada “Hayat Tüneli” ile tanıştık.. Keskin nişancılar tarafından hareket eden her şeyin vurulduğu bir şehir için tek çıkış yolunun havaalanı olduğunu farkediyorlar.. Ah imkansızlık, Allah varsa sen kapılara yaklaşamazsın..
Bir grup havaalanının bir ucundan kazmaya başlıyor tüneli, öteki grup ise bir teyzemin evinden.
 Teyzeciğim ülkemin, ırkımın ve dinimin bekası bir çatılı evimden daha kıymetlidir diyerek veriyor Boşnak askerlere evini ve o evden başlanıyor kazı çalışmalara.. 

Düşünün ki bir havaalanı… Telefon yok, haberleşme yok, 2 ayrı grup tüneli birleştirmek adına karşılıklı kazı yapıyor.. Ve tünel yalnızca 2,5 metre sapma ile birbirine kavuşuyor.. Bunun nasıl mümkün olduğunu sorduğumda aldığım cevap tam olarak şuydu; “Bu bir mucize, Allah istedi oldu, başka bir açıklaması yok..

1.60 cm’lik tünelden insanlar ailelerine yiyecek, içecek getiriyor.. İki büklüm sırtlarında yük ile binbir türlü işkence çekerek ailelerini doyurmaya çalışan halk bu tünele Hayat tüneli adını veriyor.. 

Tabi bu tünelin varlığı fark ediliyor. Önce havaalanı sahasını bombalayarak tüneli yok etmeyi planlıyorlar ancak o saha bazı kimselerin işine yaradığı için bombalamalarına müsaade verilmiyor. Bu defa nehir kıyısından yeni bir tünel kazılarak Hayat tünelinin sular altında kalması amaçlanıyor ancak bu da Allah’ın yardımı ile başarısız oluyor.
İnsanlar katledilirken planlar haince yapılıyor. Kimse öldürülmüyor önce yaralıyorlar insanları, biliyorlar ki arkadaşı eşi dostu yardıma gelecek. O geldiğinde topluca katlediyorlar. Yaralı kurtulanlar ise anestezisiz tedavi ediliyor.. Anestezi onlar için lüks çünkü az ve susuz bırakılmışlar. Savaş başladıktan tam 4 sene sonra ilk defa yumurta yiyebildik sözlerini işitti kulaklarım.. Hani şu bizim yokluğunu belki de hiç aramayacağımız, yalnızca soframız bir yumurta görsek burun kıvıracağımız o yumurtayı işte..

Devam etmeliyim.. Bildiğim her şeyi anlatmak istiyorum.. Çünkü bunlar bana yüktür, Bosna’ya borcumdur bu benim..
Durmaksızın ateşler, bombalar, nereye attıklarının bir önemi yok. Kütüphaneleri bombalıyorlar.. Bu da bombalanan bir kütüphane 3 milyona yakın eser yakılmış burada rakamları yanlış hatırlamıyorsam 6bin Osmanlı’ya ait el yazması eserler yanıyor bu kütüphanede..   
Bir kütüphaneyi yakıp yıkmak, tarihi yok etmek hevesindendir.. 

Bu kütüphaneyi ziyaret ettikten sonra yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. Orada niyetlerinin iyi olmadığını sezdiğim 3 İtalyan kadın ile karşılaştım. Rehberlerimiz tarafından daha önce bu kadınlar ile alakalı bilgilendirme almıştık. Dikkat etmemiz gerektiği söylenmişti. Bizi takip ettiklerini anladığımda hızlı adımlar ile ilerleyip bir camiiye girdik arkadaşımla beraber.. Tam akşam ezanı okunuyordu. İnsan çaresiz kaldığında, korktuğunda, tehlikede olduğunda Allahtan başka kime sığınabilirdi ki? Bizde öyle yaptık. Namazımızı kılıp çıktığımızda huzurlu ve daha sakin bir şekilde yolumuza devam ettik. Hediyelik eşya satan bir abinin büfe tarzı dükkanın önünde durduk.. Abi ile sohbet ediyor, orada eşyalara bakıyorduk. O sırada büfenin arkasında yine o kadınları gördük bizi görünce “Türki?” diye sordu. Ben onları tanıdım onlarda beni tanıdı. Ben cevap vermek istemedim ancak arkadaşım onların kim olduğunu bilmiyordu. “Evet biz Türk” dedi. Bunun üzerine genç kadın ikimizi işaret ederek “ two Düşman” dedi. Şaşırdım kaldım. “ Hayır, biz düşman değiliz.” Dedim. Sonra “Müslüman mısınız?” diye sordu. Evet cevabını verdiğimizde tekrar bize “Siz düşman, düşman” dedi.. Ayakta duracak gücüm kalmadı, bacaklarım titremeye başladı, gözlerim doldu. İlk defa birileri tarafından düşman olarak isimlendiriliyorduk. Sohbet ettiğimiz abi bize işaret ederek “boşverin, gidin” dedi.. O yolları nasıl yürüdüm bilmiyorum. Onlara hiçbir şey yapmamıştık ancak bize düşman diyorlardı. Sonra oturdum, düşündüm ve kendime kızdım. Boşnaklarda onlara bir şey yapmamıştı ancak düşman atfedilip katledildiler. Üstelik onlara sen düşmansın demeden canlarına kıydılar. Benim ki ne şımarıkça bir tavırdı.. O insanlar bunları yaşadı. Hala da yaşıyor.. Savaş bitti öyle mi? Kağıtlar üzerinde biten bir savaş var ancak ötesini halka sormak lazım..

Boğazıma kelimeler düğümleniyor..

Şimdi sizi Bosna’nın gülleri ile tanıştırmak istiyorum.    

Bunlar nedir biliyor musunuz? Bosna’nın sözde dostları, yardım gönderdiklerinde bu alanlara gönderiyor ve Bosna’nın düşmanlarına buranın konumlarını veriyor. Böylece Boşnaklar buralara sözde dostlarının yardımını almak için gittiklerinde düşmanları tarafından bombalanarak şehit oluyorlar. Bunlar Bosna’nın gülleri, birinde 20 ötekinde 60 küsür şehidin kanı var… 
Söyledim size daha ayrıntısını yazacak cesaretim ve gücüm yok bu yüzden Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in mektubunu dinlemelisiniz. (https://www.youtube.com/watch?v=52oUp4Zqxss)

Şehir ziyaretimizden sonra sıra şehitliğe geldi.. Aslında şehitlik değil çocuk parkı orası ancak artık şehitlik olmuş… 
Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’i de ziyaret ettik.. Ölümünün ardından bir tören istememiş. Görkemli bir mezar istememiş. Vasiyetinde mezar taşımda Cumhurbaşkanı yazmasın demiş. Yalnızca Abdullah yani Allah’ın kulu yazsın istemiş. Şimdi hilal ve sekiz köşeli yıldızın altında hayata gözleri kapalı uzanıyor naaşı. Mezar taşının üzerinde Arapça Abdullah ve Aliya İzzetbegoviç yazıyor. 
Ve onun altında da Boşnakça kendisine ait bir söz “Büyük Allah’a yemin olsun ki;  Asla köle olmayacağız.”
                 
Aliya İzzetbegoviç der ki; 
“Boşnakların en mahir olduğu işlerden biri de mezar taşıdır. Bu sözün ne anlama geldiğini şehirlerimizin dört bir köşesinde karşınıza çıkacak şehitliklerimizde göreceksiniz. Dünya Bosna’yı o mucizeyi ve onurlu direnişiyle hatırlasın istesem de bizim yüreğimizde sakladığımız ama yine de yüzümüze yansıyan şey “acı”dır. Lütfen bu söz sebebiyle bize acımanız gerektiğini düşünmeyin, hatta sakın bize acımayın. Çünkü bahsettiğim bu acı ancak bir Boşnak’ın anlayabileceği ve hakkıyla yaşayabileceği bir histir. Biz acınacak bir millet değiliz aksine bastığımız her adımda gururla yürüyoruz.”

Ben şimdi acizane binbir türlü hata ile anlattım bunları.. Allah affetsin.. Bununla yetinme.. Ben kendimce borcumdur diyerek başladım söze. Sende durma öğren bilmediğin ne varsa Bosna’ya dair.. Zannetme ki bu Bosna’nın meselesidir. Bu senin, benim, Türk’ün, İslam’ın meselesidir.. 
Nasıl ki Kudüs her Müslümanın önünde bir sınav kağıdı ise Bosna’da her Müslümanın boynuna borçtur..

Son olarak Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in sözleri ile yazımı bitiriyorum. 
Allah ondan, şehitlerden, bu yolda mücadele edenlerden ve hala mücadeleye devam edenlerden razı olsun..
“Türk’ün Evladı, Biz Boşnak’ız ama Türk’üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın
kadar Boşnak’sın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok.
Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine
karışmadık. Mezarlarını çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik,
bebeklerini boğazlamadık.
Sen var olmak zorundasın. Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın. Sömürgecilerin
tezgâhıyla saflara ayrışmamalısın.
Türk’ün Evladı, bizi, onların bize yaptıklarını ve sorumluluğunu sakın unutma.”
Ben Aliya…
Aliya İzzetbegoviç “

Biz Müslümanlar

Bugün bir konuda birkaç kelam etmek istiyorum. Açık yüreklilikle söyleyeceğim ki biz Müslümanlar CAHİLİZ. Bu cehaletimiz nedeniyle sürekli a...