“Yüreklerin zarif acısı Bosna…
Gecenin bir vakti, kelimeler
içimde daha fazla kalamadı. Ve seni anlatabilme cüretine kalkıştım.. Ah Bosna,
terkedilmişsin sen.. Yalnızlığınla dünyanın sert rüzgarına kapılmışsın. Bir
başına göğüslemişsin koca yaraları, yalanları… Sen tekliğin ile dimdik
kalmışsın ayakta.. Sana karşı olanlar merhamet yağmurundan kaçmışlar da sana
dair bir damla gözyaşı bırakamamışlar.. Ne desem ki benim yaralı yüreğim
sensin, Sen masumsun ve mazlumsun Bosna…”
Kıymetli Okuyan, umarım bugün buraya yazacaklarım sana
yüreğimde yaşayan Bosna’yı, yüreğimin en kanayan yerinden çıkan kelimelerle
ulaşılır.. Umarım hissettiklerimi hissettirebilir, yaşadıklarımı yaşatabilirim
sana…
Çok yıllar önce bir kitap vesilesi ile tanıştım Bosna ile..
Boşnak bir kadının hayatını anlatıyordu.. Kimine göre adının savaş olduğu ancak
şahsımca 90’ların göbeğinde yapılan bir soykırımda geçen bir hayat
hikayesiydi.. O zamanlar için gözyaşı döktüm ve bir gün kavuşmayı hayal ederek
bir Bosna’ya dair sevda ateşi yaktım yüreğimin bir köşeciğine.. Nasıl oldu
bilmiyorum. Hiçbir umudum yokken nasip çaldı kapımı… O (c.c) isterse ne
imkansızlık ne umutsuzluk kalırdı.. Bir kısmettir tuttu elimden götürdü beni
hayalini dahi kurarken gözyaşlarımı göz hanemde koruyamadığım Bosna’ya…
Ülkeye girdiğimde kalbimin sanki duracakmış gibi çarpıntısı,
nefeslerimde kesilecek hızlılık kendime hakim olamıyordum.. Her köşesine
bakmalıydım.. Taşına , toprağına dokunmalı; herbirini hafızama nakşetmeliydim..
Çünkü Bosna, sessizliğiydi insanlığın, Kudüs’ü idi Avrupa’nın…
90’ların en güzel yıllarında bir gün bir ses ile irkilir
Bosna.. Bir saldırı, savaş, bir katliamın habercisi ile.. Sebep?.. Ah o sebep..
Boşnaklık, Türklük, Müslümanlık, İslam, Osmanlı, korku, nefret; işte bütün
sebep bu..
Acıma duygusunun yok sayıldığı, merhametten ve vicdandan
uzak, insanların bütün sessizliği ile insanlığın hiçe sayıldığı yıllara merhaba
dedi Bosna…
Bombalar yağarken şehre, konumlar belirlenmişti… Başlangıç için
iletişim kesmek adına Elektrik, televizyon binası, postane ve doğum evi
vuruldu.. Doğum evi vuracak kadar ince ince düşünülmüştü bu savaş.. Aslında
savaş dememeye buradan başlayabiliriz. Bir ülkenin doğum evi vuruluyorsa soyu
kesilsin isteniyordur.. Buna da savaştan ziyade soykırım denir.. Doğumevi
yetmemiş olacak ki huzurevine saldırı düzenlenir.. Bunu öğrendiğim zaman “nasıl
ya? Neden? Neden? Neden?” soruları beynimi kemirdi durdu.. Aklım yetersiz
kalıyordu.. Ömrünün son demini yaşayan, yaşamak için başkalarının bakımına
muhtaç olanlardan ne istemişlerdi ki?... Gerçi çocukları, hatta daha doğmamış
çocukları, kadınları, hamile kadınları katledenleri düşündükçe, yapılanları
öğrendikçe daha masumca(!) geliyordu… Düşünün daha masumca olan bu ise neler
yapılmıştı.. Ayrıntısı ile anlatacak gücümü kendimde bulacağıma dair şüphelerim
var bu yüzden olayın bizzat müşahidi dönemin Cumhurbaşkanı Rahmetli Aliya
İzzetbegoviç’in mektubunu yazımın sonuna bırakacağım.. Detayları ondan
dinleyebilirsin… Bütün açıklığı ile bu çirkin katliamı gün yüzüne çıkarıyor o
mektup.. Şayet daha önce dinlemediysen şuan bu yazıyı yarıda bırakıp mektuba
koşmalısın sonrasında dilersen devam edebilirsin. (
https://www.youtube.com/watch?v=52oUp4Zqxss)

Günde 330 bomba düşen şehirde hala
savaşın izleri hakim.. Çünkü Bosna unutmak istemiyor ancak savaşın unutulmasını
isteyenler var. Bu yüzden okullarda bu savaştan bahsetmek yasak..
Kazananın olmadığı bu savaştan önce Bosna, Türkiye’den yıl
40 yıl ilerideyken şu zamanda 20 yıl geride.. Bu duvarları böyle bırakmanın
nedeni savaşın izleri silinmemesinin yanı sıra tadilat için maddi
imkansızlıklarda var..
Tabi ki Türkiye’den birçok yardım gitmiş. Bunlar bir tanesi
de bu tramvay.. Saraybosna belediyesi ile Konya belediyesi kardeş belediye, bu
nedenle Konya bu tramvayı Saraybosna’ya hediye ediyor.
Ancak bu tramvayı günde
yalnızca iki defa görebilme şansınız var. Çünkü Boşnaklar, Türkleri o kadar çok
seviyorlar, öyle vefalılar ki; bu tramvayı yıpratmamak belki eskitmemek adına
yalnızca işe gidiş ve çıkış saatlerin hafta içi kullanıyorlar.
Böyle ince ruhlu insanlardan ne istemişler?...
Silahsız halka saldırırlarken acımasızca, halk su
borularından silahlar yapıyor kendini savunmak adına.. Çok mazlum ve mahzun
bırakılmış Bosna.. Aç, susuz ve kimsesiz.. Dağlar içindeki şehrin dağlarına
yerleşen düşmanlar, nefes alan bir tek canlı bırakmamak adına sözleşmişler
belli ki…
Kendileri savunmak için yaptıkları silahlarla kiliselere
dokunmayan Boşnaklara karşı, 650 camiyi yakıp yıkan düşmanları var..
Bu haçı görüyor musun? Mostar şehrinin en yüksek dağının tepesine
kocaman yapılmış. Aslında savaşın bitmediğinin kanıtıdır bu… Müslümanlara başka
bir saldırıdır aslında. Ancak cevabı öyle güzel vermiş ki Aliya İzzetbegoviç; “Ne
kadar büyük haç yaparsanız yapın, başınızı göğe çevirdiğinizde gördüğünüz
hilalimizi gölgeleyemeyeceksiniz..”
Saraybosna’da ve Mostar’da hiçbir çocuk parkına rastlamadık.
Çünkü çocuk parkları yerine şehitlere bırakmış.. Hepsi şehitlik olarak
kullanılmış…

Mostar köprüsü, Osmanlı’nın mirası..
Mimar Sinan’ın talebesi Boşnak Mimar Hayreddin tarafından yapılıyor. 99
Basamaklı yapılıyor ki Allah’ın isimleri hafızalarda kalsın. Her basamak bir
zikir ile yapılan bu köprüyü önce 1992 de Sırplar vuruyor, yarısı direniyor
köprünün, diğer yarısını yitirirken… Ancak 1993 yılında Hırvatlar tarafından
vurularak tamamen yıkılıyor.. Söyledim ya Boşnaklar öyle vefalı ki tek tek o
taşları çıkarıyor ve tekrar yapıyor köprüyü birebir aynısını.. Ancak bu defa 93
basamaklı olarak.. Basamakların bitiminde “Don’t Forget” yazısı çarpıyor
insanın yüreğine yüreğine..
Dört bir yanı çevrili Saraybosna’ya geçtiğimizde acım iki
katına çıktı.. Çünkü orada “Hayat Tüneli” ile tanıştık.. Keskin nişancılar
tarafından hareket eden her şeyin vurulduğu bir şehir için tek çıkış yolunun
havaalanı olduğunu farkediyorlar.. Ah imkansızlık, Allah varsa sen kapılara
yaklaşamazsın..
Bir grup havaalanının bir ucundan kazmaya başlıyor tüneli,
öteki grup ise bir teyzemin evinden.

Teyzeciğim ülkemin, ırkımın ve
dinimin bekası bir çatılı evimden daha kıymetlidir diyerek veriyor Boşnak
askerlere evini ve o evden başlanıyor kazı çalışmalara..
Düşünün ki bir havaalanı… Telefon yok, haberleşme yok, 2
ayrı grup tüneli birleştirmek adına karşılıklı kazı yapıyor.. Ve tünel yalnızca
2,5 metre sapma ile birbirine kavuşuyor.. Bunun nasıl mümkün olduğunu
sorduğumda aldığım cevap tam olarak şuydu; “Bu bir mucize, Allah istedi oldu,
başka bir açıklaması yok..”


1.60 cm’lik tünelden insanlar ailelerine yiyecek, içecek
getiriyor.. İki büklüm sırtlarında yük ile binbir türlü işkence çekerek
ailelerini doyurmaya çalışan halk bu tünele Hayat tüneli adını veriyor..
Tabi bu tünelin varlığı fark ediliyor. Önce havaalanı
sahasını bombalayarak tüneli yok etmeyi planlıyorlar ancak o saha bazı
kimselerin işine yaradığı için bombalamalarına müsaade verilmiyor. Bu defa
nehir kıyısından yeni bir tünel kazılarak Hayat tünelinin sular altında kalması
amaçlanıyor ancak bu da Allah’ın yardımı ile başarısız oluyor.
İnsanlar katledilirken planlar haince yapılıyor. Kimse
öldürülmüyor önce yaralıyorlar insanları, biliyorlar ki arkadaşı eşi dostu
yardıma gelecek. O geldiğinde topluca katlediyorlar. Yaralı kurtulanlar ise
anestezisiz tedavi ediliyor.. Anestezi onlar için lüks çünkü az ve susuz
bırakılmışlar. Savaş başladıktan tam 4 sene sonra ilk defa yumurta yiyebildik
sözlerini işitti kulaklarım.. Hani şu bizim yokluğunu belki de hiç
aramayacağımız, yalnızca soframız bir yumurta görsek burun kıvıracağımız o
yumurtayı işte..
Devam etmeliyim.. Bildiğim her şeyi anlatmak istiyorum..
Çünkü bunlar bana yüktür, Bosna’ya borcumdur bu benim..

Durmaksızın ateşler, bombalar, nereye attıklarının bir önemi
yok. Kütüphaneleri bombalıyorlar.. Bu da bombalanan bir kütüphane 3 milyona
yakın eser yakılmış burada rakamları yanlış hatırlamıyorsam 6bin Osmanlı’ya ait
el yazması eserler yanıyor bu kütüphanede..
Bir kütüphaneyi yakıp yıkmak, tarihi yok etmek
hevesindendir..
Bu kütüphaneyi ziyaret ettikten sonra yaşadığım bir olayı
paylaşmak istiyorum. Orada niyetlerinin iyi olmadığını sezdiğim 3 İtalyan kadın
ile karşılaştım. Rehberlerimiz tarafından daha önce bu kadınlar ile alakalı
bilgilendirme almıştık. Dikkat etmemiz gerektiği söylenmişti. Bizi takip
ettiklerini anladığımda hızlı adımlar ile ilerleyip bir camiiye girdik
arkadaşımla beraber.. Tam akşam ezanı okunuyordu. İnsan çaresiz kaldığında,
korktuğunda, tehlikede olduğunda Allahtan başka kime sığınabilirdi ki? Bizde
öyle yaptık. Namazımızı kılıp çıktığımızda huzurlu ve daha sakin bir şekilde
yolumuza devam ettik. Hediyelik eşya satan bir abinin büfe tarzı dükkanın
önünde durduk.. Abi ile sohbet ediyor, orada eşyalara bakıyorduk. O sırada
büfenin arkasında yine o kadınları gördük bizi görünce “Türki?” diye sordu. Ben
onları tanıdım onlarda beni tanıdı. Ben cevap vermek istemedim ancak arkadaşım
onların kim olduğunu bilmiyordu. “Evet biz Türk” dedi. Bunun üzerine genç kadın
ikimizi işaret ederek “ two Düşman” dedi. Şaşırdım kaldım. “ Hayır, biz düşman
değiliz.” Dedim. Sonra “Müslüman mısınız?” diye sordu. Evet cevabını
verdiğimizde tekrar bize “Siz düşman, düşman” dedi.. Ayakta duracak gücüm
kalmadı, bacaklarım titremeye başladı, gözlerim doldu. İlk defa birileri
tarafından düşman olarak isimlendiriliyorduk. Sohbet ettiğimiz abi bize işaret
ederek “boşverin, gidin” dedi.. O yolları nasıl yürüdüm bilmiyorum. Onlara
hiçbir şey yapmamıştık ancak bize düşman diyorlardı. Sonra oturdum, düşündüm ve
kendime kızdım. Boşnaklarda onlara bir şey yapmamıştı ancak düşman atfedilip
katledildiler. Üstelik onlara sen düşmansın demeden canlarına kıydılar. Benim
ki ne şımarıkça bir tavırdı.. O insanlar bunları yaşadı. Hala da yaşıyor..
Savaş bitti öyle mi? Kağıtlar üzerinde biten bir savaş var ancak ötesini halka
sormak lazım..
Boğazıma kelimeler düğümleniyor..
Şimdi sizi Bosna’nın gülleri ile tanıştırmak istiyorum.

Bunlar nedir biliyor musunuz? Bosna’nın sözde
dostları, yardım gönderdiklerinde bu alanlara gönderiyor ve Bosna’nın
düşmanlarına buranın konumlarını veriyor. Böylece Boşnaklar buralara sözde
dostlarının yardımını almak için gittiklerinde düşmanları tarafından
bombalanarak şehit oluyorlar. Bunlar Bosna’nın gülleri, birinde 20 ötekinde 60
küsür şehidin kanı var…

Şehir ziyaretimizden
sonra sıra şehitliğe geldi.. Aslında şehitlik değil çocuk parkı orası ancak
artık şehitlik olmuş…

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’i de ziyaret ettik.. Ölümünün
ardından bir tören istememiş. Görkemli bir mezar istememiş. Vasiyetinde mezar
taşımda Cumhurbaşkanı yazmasın demiş. Yalnızca Abdullah yani Allah’ın kulu
yazsın istemiş. Şimdi hilal ve sekiz köşeli yıldızın altında hayata gözleri
kapalı uzanıyor naaşı. Mezar taşının üzerinde Arapça Abdullah ve Aliya
İzzetbegoviç yazıyor.
Ve onun altında da Boşnakça kendisine ait bir söz “Büyük
Allah’a yemin olsun ki; Asla köle
olmayacağız.”
Aliya İzzetbegoviç der ki;
“Boşnakların en mahir olduğu
işlerden biri de mezar taşıdır. Bu sözün ne anlama geldiğini şehirlerimizin
dört bir köşesinde karşınıza çıkacak şehitliklerimizde göreceksiniz. Dünya
Bosna’yı o mucizeyi ve onurlu direnişiyle hatırlasın istesem de bizim
yüreğimizde sakladığımız ama yine de yüzümüze yansıyan şey “acı”dır. Lütfen bu
söz sebebiyle bize acımanız gerektiğini düşünmeyin, hatta sakın bize acımayın.
Çünkü bahsettiğim bu acı ancak bir Boşnak’ın anlayabileceği ve hakkıyla
yaşayabileceği bir histir. Biz acınacak bir millet değiliz aksine bastığımız
her adımda gururla yürüyoruz.”
Ben şimdi acizane binbir türlü hata ile anlattım bunları..
Allah affetsin.. Bununla yetinme.. Ben kendimce borcumdur diyerek başladım
söze. Sende durma öğren bilmediğin ne varsa Bosna’ya dair.. Zannetme ki bu
Bosna’nın meselesidir. Bu senin, benim, Türk’ün, İslam’ın meselesidir..
Nasıl
ki Kudüs her Müslümanın önünde bir sınav kağıdı ise Bosna’da her Müslümanın boynuna
borçtur..
Son olarak Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in sözleri ile yazımı
bitiriyorum.
Allah ondan, şehitlerden, bu yolda mücadele edenlerden ve hala
mücadeleye devam edenlerden razı olsun..
“Türk’ün Evladı, Biz Boşnak’ız ama Türk’üz de. Sen de
kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın
kadar Boşnak’sın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız
yok.
Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği
için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine
karışmadık. Mezarlarını çiğnemedik, ibadethanelerini
yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik,
bebeklerini boğazlamadık.
Sen var olmak zorundasın. Bu yüzden bir ve beraber olmak
zorundasın. Sömürgecilerin
tezgâhıyla saflara ayrışmamalısın.
Türk’ün Evladı, bizi, onların bize yaptıklarını ve
sorumluluğunu sakın unutma.”
Ben Aliya…
Aliya İzzetbegoviç “